Efendim yaklaşık 15 saat sürmesi gereken ancak bizim 20 saati aşkın süren yolculuğumuzdan sonra vardık melekler şehri Los Angeles'a. Serpil'in kafası ve benim kafa olduğuna inanmak istediğim boynumun üzerindeki kütle hala uçaktaymışçasına uğulduyor. Her ne kadar ülkene geri dönebileceğini bilsende iner inmez içini biraz heyecan duygusuyla beraber gurbet kaplıyor. Heyecan, çünkü dünyanın en meşhur şehrindesin; gurbet, çünkü sevdiklerinleyken bile gurbet hissedebilirken dünyanın bir ucunda nasıl hissedilmesin. Bu şairene saçmalıklara ek olarak aklınızda bir ton şey var. Hatırlamak istemeseniz de yolculuk boyunca öğrendiğiniz dersler.
Ders 1) Ufakta olsa en ufak el valizi alma. Bilmediğin yolda görevliler seni bir uçtan bir uca gönderirken, ya da suçun yokken kaçırdığın uçağın yerine yenisine binmek için check in yaptırıken, elindeki ufak valiz halter ağırlığına donüşebilir.
Ders 2) Türk Hava Yollarının sunduğu hizmetleri inceleyerek, Chicago hava alanında sana yardımcı olacak bir hizmetli olup olmadığına bak.
Ders 3) Chicago üzerinden Los Angeles'a aynı gün uçma. Önceden Chicago'da kalacak yer ayarla ve Los Angeles biletini ertesi güne rezervasyon yaptır.
Ders 4 ve en önemlisi) Telefonunu yurt dışına gitmeden önce açtır ve arayacağın numaraların eyalet kodlarını önceden öğren.
Tabi yolculuklarını çok kolay şekilde yapan insanlarda vardır ancak buradaki insanlarla konuştuğumda anladımki, ülkelerine geri dönmek istememelerinin asıl sebebi Amerika hayranlığı falan değil, hac ziyareti kadar sevap yazılacakmışçasına uzun olan yol.
Yeğenim Ahmet'e gelince uyku sersemliğinden sıyırmıştı. Ancak en sıkıldığım zaman olan Chicago hava alanında, check in işleminde sorun olan adam yüzünden 45 dakika kuyrukta beklerken Allah ona öyle bir sabır verdiki, mucizeye tanık olmuşum gibi ağlamak istedim. Gerçi bu istek başka sebeplerden de kaynaklanabilir. Biz kuyruktayken tek başına bekleyen Aysun teyzenin ne alemde olduğunu bilememek, uykusuzluk, huzursuzluk gibi.
15 saat uçakla güneşi takip etmemizden sulanan beyinlerimizle, ilk gece kalacağımız yere doğru yola çıktık. Efendim radyo-sinema ve tv bölümünde okuyan herkesin az çok merak ettiği ve sıklıkla duyduğu "bir gün Hollywood'da yönetmen olursun inşallah" cümlesinde geçen Hollywood malumunuz Los Angeles'ta.Sinemanın kalbi burada atıyormuş gerçekten. Devasa film afişleri gecenin karanlığında gözünüzü o kadar alıyorki, hafif aç olan ablanızın sorduğu soruları, uykusu bölünmüş yeğeninizin şikayetlerini duymuyorsunuz. Takip ettiğiniz dizilerin afişleri de belirince Disneyland'da ki bir çocuk kadar kendinizden geçebiliyorsunuz.Aklıma gelmişken o da burada:)
Sonunda kalacağımız yere geliyoruz ve ben kendimi yatağa atarken, ablam annelik iç güdüsü denilen duruma yenik düşüyor ve evinde kaldığımız çocuğun oyuncaklarına saldırıp, bir aşağı bir yukarı koşan oğlu için yemek pişirmeye başlıyor. Ya da onu bahane ederek, kendi kedi sokulmuş midesine çözüm arıyor.
Derken ben rüyalara dalıyorum. Birisi korkuyla "Hakan, Hakan" diye bağırıyor. Sanki yardım istiyor. Uykudan fırlıyorum ve karanlık oda da gözümü açarken hala adımı duyuyorum. "Hııı" diye bir nida salarken "kolumu hissetmiyorum" diye bağırarak cevap veriyor bana karanlıktaki ses. Kafamın üzerinde el gibi olan şeyi görünce lamblayı yakıyorum. Ve işte o an anlıyorum ki tüm seslerin sorumlusu ablam. Ablam kurduğu cümlelerde "felç" gibi kelimeler kullanıyor, ben de dualar ederek "sakin ol, üzerine yatmışsın bana da olur bazen" diyerek kolunu ovuşturuyorum. Bir yandan da düşünüyorum, ben taş gibi yatakta yerde yatarken, kendisi iki kişilik pofudu yatağı zapt eden ablam bana nispetmi yapıyor diye. 1 dakika sürmüyor lamba gene kapanıyor. Prenses hanım uykuya dalıyor. Melekler şehrindeki ilk gecesinde yerde yatan bendeniz yerime yatıyorum.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder